Hakkımda

Fotoğrafım

Ufuk Parlak
Aslında şimdiki zamana yolculuk yapmak için bir zaman makinesi icat edilmeli.
İstanbul Üniversitesi Fransızca Öğretmenliği
http://otekipencere.blogspot.com.tr/
http://www.facebook.com/ufukself

öteki gerçekliklere açılan pencereler

16 Aralık 2012 Pazar

genç çiftçiler


          Odanın kapısı aniden açıldı ve biri içeri girdi. Odadakiler kapıya doğru bakındılar. Çamur kokusu sinmiş giysiler ve suratından dökülen terlerle bir süredir koştuğu gözlenebilen genç hiç vakit kaybetmeden elindeki kutuyu ileri tutarak gösterdi ve “İşte getirdim,” dedi. “Merak etmeyin çalışıyor.”
          Thomas heyecanla diğerlerinin yanına hareketlenirken Terry de kardeşi Hugo ile ilgilenmeyi bırakıp merakla ona doğru yöneldi. “Alabilmişsin,” dedi Terry heyecanla. “Bunu nasıl yapabiliyorsun, Thomas?”
          Thomas her zamanki ukala tavrıyla cevaplamakta gecikmedi. “Size Sander ailesiyle aramın iyi olduğunu söylemiştim.”
          Terry hâlâ inanamıyor gibiydi. “Bay Sander’ın makinesini öylece sana verdiğini mi söylüyorsun?”
          “Bay Sander’ın verdiğini söylemedim, değil mi? Hem haberi olduğunu da sanmıyorum.” Thomas pis pis sırıtıyordu. Ardından yüzünü çekici bir ifadeye büründürerek “Sander’ların biricik kızı Dorina’nın beni kırmayacağını biliyordum.” dedi ve göz kırptı. “Asla kırmaz.” O anda Terry, siyah büyükçe kutuyu ondan almaya yeltendi ve tek hamleyle kutuyu elinden kapabildi.

          Hugo onları hiç dinlemiyordu ve gözünü aynadaki görünümüne dikmişti. Saçlarını kaplayan şey yüzünden biraz rahatsız da olmuştu açıkçası. Yine de içinde kendini iyi hissettiren bir duygu oluşmuştu. Başını çevirmeden “Terry,” diye mızmızlandı. “Bana yardım edeceğini söylemiştin, söz vermiştin Terry.”
          Terry, kutuyla birlikte Martin’e yönelirken büyük kardeşine “Biraz sabırlı ol Hugo,” dedi. “Acele edersen asla sonuca ulaşamazsın. Babamın sözünü hatırla.”
          “O olmadığında patronun ben olduğumu da söylemişti.”
          Terry, Hugo ile nasıl anlaşabileceğini daima bilirdi. Doğduğunda ateşi hayli yüksek olan ağabeyinin sinirsel ve duygusal değişimlerine daha çocuk yaşlarındayken alışmıştı. Bu ona zamanla tecrübe katmıştı ve artık Hugo’nun ne yapabileceğini kestirebiliyordu.
          “Patron sensin Hugo,” dedi Terry, onaylayarak. “Sadece bir müddet daha. Bir saat sonra babam gelecektir, o ana kadar işimizi bitirmiş olsak iyi olur.”
          Martin, ellerini kafasının altına koymuş, Terry’nin yatağında uzanıyordu. Pek sesi çıkmıyordu. Doğrusu genel anlamda Martin çok sık konuşmazdı. İlgi alanları diğerlerininkiyle pek uyuşmuyordu. Çoğunlukla bir fikir adamı görünümündeydi. Daha önce söylediklerini tekrar etti. “Çocuklar, sizlerle takılmayı seviyorum, fakat bunu onaylamıyorum. Darılmayın ama bu yaptığınızla komik duruma düşüyorsunuz.” Yatağın üzerinde doğrularak devam etti. “Sizin de diğer kasabalılardan farkınız kalmayacak.” Eliyle Hugo’yu işaret etti. “Buna özendiğinize inanamıyorum.”
          Thomas temizlenmek için banyoya doğru hareketlenirken “Yaşına göre fazla karamsarsın Martin.” diye söylendi.
          Hugo, Martin’in kendisini gösterdiğini aynadan fark ederek “Bana mı özeniyorsunuz Terry?” diye sordu çocukça. Sesini yükselterek devam etti. “Duydun mu Thomas, sen de bana özeniyorsun.”



          Terry makineyi Martin’in yanına bırakırken “Hayır Hugo, seni değil, kıyafetini kast etti.” dedi. Martin’e döndü. “Bazen tam da babam gibi olduğunu düşünüyorum. Fikirlerin tıpkı onunkilere benziyor.”
           Çiftlikler yakındı ve çocukluklarından beri dördü sürekli beraberdiler. Ve birlikte geçirdikleri zamanın büyük bölümü Terry ile Hugo’nun odasında geçerdi. Odaları iki kardeş için bile fazlasıyla büyük ve de entelektüel sayılırdı.
          Uzak köşede Hugo için alınmış yarım kuyruklu bir piyano vardı. Hayli zengin sayılabilecek bir kütüphane ile duvardaki yağlı boyalar da odaya sanatsal bir hava katıyordu. Tabi bunlar bile Martin’in takdirini almaya yetmiyordu. Yine de sabah güneşi altında vadiler boyunca özgürlüğüne koşan bir midillinin resmedildiği tabloyu beğendiğini inkâr etmezdi.
          Bir müddet sonra herkes hazır sayılırdı. Hugo yeni kıyafetini çoktan giymişti ve Terry’nin de yardımıyla üzerinde hoş durmuştu, ama Hugo’ya sorulursa hâlâ yeteri kadar iyi değildi. Thomas son kez aynadaki yansımasına bir bakış atıp göz kırptı ve tek ayağı üzerinde dönerek “Biz hazırız Marty,” dedi. “Umarım pişman olmazsın.”
          Martin elindeki Charles Swinburne’ün kitabını kapayarak “Eminim olmam.” dedi.
          Terry şapkasını başına uygun bir biçimde oturttuktan sonra “Bırakalım istediğini yapsın.” dedi. Gülümsedi. “Ayrıca birinin fotoğrafı çekmesi gerekiyor.”
          Martin diğer üçünü süzerek “Sizi anlamıyorum.” dedi. “Ya sen Terry. Babanı hiç anlamaya çalışmıyorsun. Ve buna Hugo’yu da dâhil ediyorsun.”
          Thomas, Terry ile birlikte Martin’i ellerinden tutarak ayaklandırdı. Ardından “Bize öğütler vermekten vazgeç artık Marty.” dedi, iflah olmaz bir tavırla. “Hadi zaman kaybetmeyelim, hava kararmak üzere.”
          Hugo da onlara katıldı ve Martin’i odadan dışarı doğru sürüklemeye çalıştılar. Martin bıkkınca “Tamam, tamam.” diyerek ellerini kaldırmaya çalıştı. “Ancak söylemeliyim, bu yeni tarz kıyafetlerle makinenin karşısına geçip poz vermek sadece özentilere göre bir iş.”
          “Bunlar sadece elbise.” diye araya girdi Thomas. “Kim olduğumuzu değiştirmiyor.” Terry de Thomas’ı onaylıyordu.
          “Bundan o kadar emin olmayın.” Herkesin kendisi gibi olmasını beklemesinin bencillik olacağının da bilincindeydi Martin. “Fotoğrafı çekeceğim. Ancak bu burjuva kıyafetleriyle resim çektiğinizi baban öğrenirse… bu işle hiçbir ilgim yok.”
          Bu sırada evden dışarı çıkmışlardı bile. Gürüldeyen gök gibi çimenler de büzülmüştü. Terry’nin önerisiyle biraz daha uzaklaştılar.
          Birazdan Martin durdu ve burada uygun bir kare alabileceklerini ifade etti. Kamerayı işinde ehil bir fotoğrafçı gibi kurdu ve düzgün bir açı yakaladı. Hugo’ya baktı. “Sigarayı nereden buldun?” Kısa süre içinde Thomas’ın da elinde bir tane tuttuğunu gördü.
          Thomas “En güzel fotoğrafı çekmek istiyorsak,” diye savundu. “Biraz farklılık gerek.” diyerek Hugo’ya göz kırptı.
          Üçü yan yana dizilmişlerdi; solda Hugo, ortada Thomas ve sağda Terry olacak bir şekilde. Terry aceleci bir tavırla “Hadi çocuklar,” dedi. “Benim gibi durmaya çalışın.” Kafasını fotoğraf makinesine sabitleyerek vücudunu hafifçe sola döndürdü ve tuttuğu bastonu yere dik bir biçimde konumlandırdı.
          Thomas sol elindeki sigarayı saklama çabası göstermedi, fakat Terry’nin diğer yaptıklarını uyguladı. Bir tek onun olgun ve lider ifadesi yerine kendisinin meşhur etkileyici bakışını takındı. Hugo da sigarasını ağzında tutmaya karar vermişti. Ve kendini bir keresinde gördüğü ve onun gibi olmak istediği portrelerden birine benzetmeye çalıştı.
          Martin bir poz çekti. Ardından Hugo’ya “Bastonunu daha dik tutmalısın.” dedi. Bu sırada hepsi birden yaklaşan ufak kamyonetin sesine döndüler. Bir süre sonra grileşmiş saçları ve endişeli bir yüz ifadesiyle bir adam araçtan inerek bu dört gence doğru yürüdü. Sanki ayaklarının altındaki toprak, şimdi esmeye başlayan rüzgârla birlikte ileri geri hareket ediyordu. Elinde tuttuğu mektup çocuklarından küçük olanı savaşa çağıran bir telgraftı. Muhtemelen diğer çocukların da yakında aynı haberi alacaklarını düşündü. Ve muhtemelen bazıları geri dönmeyecekti.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder