Hakkımda

Fotoğrafım

Ufuk Parlak
Aslında şimdiki zamana yolculuk yapmak için bir zaman makinesi icat edilmeli.
İstanbul Üniversitesi Fransızca Öğretmenliği
http://otekipencere.blogspot.com.tr/
http://www.facebook.com/ufukself

öteki gerçekliklere açılan pencereler

30 Aralık 2012 Pazar

Jack Reacher

Eski popülaritesinden uzak olsa da Tom Cruise'un hâlâ sadık bir izleyici kitlesi vardır. Şahsen ben de filmleri vizyona girdiğinde izlemeye çalışırım. Çünkü inanırım ki; Cruise oynuyorsa muhakkak iyi bir yapımdır. Oyunculuğu üst düzey veya değil, kendisini bildim bileli önemli bir yönetmen veya senaryo vardır ki filmde yer almayı kabul etmiş veya filmi finanse etmiştir. Görevimiz Tehlike (Mission Impossible) serisi olsun, Yağmur Adam (Rain Man), Azınlık Raporu (Minority Report), Son Samuray (The Last Samurai) ve diğer filmleri olsun, hep üst düzey ve akıllarda yer edici filmler olmuştur. Hatta vizyona girdiği yılın en kötü oyunculuklarından birini sergilediğinde birçok otoritenin yorum birliği ettiği Dünyalar Savaşı (War Of The Worlds) filmi bile çok büyük ve üzerinde çok çalışılmış bir yapımdı. Velhasıl Jack Reacher filmi için ben aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

27 Aralık 2012 Perşembe

saygı duruşu: mehmet âkif ersoy

Tarih 20 Aralık 1873, İstiklâl Marşı'mızın dizelerine hayat veren Mehmet Âkif Ersoy hayata gözlerini açar. Tarih 27 Aralık 1936, büyük bir şair, veteriner, öğretmen, yüzücü... bu dünyaya veda eder. Lakabı Millî Şair sıfatını sonuna kadar hak eden Mehmet Âkif, aynı zamanda birinci TBMM'de milletvekiliydi. Tüm şiirleri Safahat kitabında toplanmıştır.





Ey Yolcu

Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım:
Elemim bir yüreğin karı değil, paylaşalım:
Ne yapıp ye'simi kahreyleyeyim, bilmem ki?
Öyle dehşetli muhitimde dönen matem ki!..
Ah! Karşımda vatan namına bir kabristan
Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan?
Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu,
Nereden başladı yükselmeye, bak, nerde ucu!

24 Aralık 2012 Pazartesi

yapasım var...

Bazı anları ilk defaymış gibi yeniden yaşayasım var...

22 Aralık 2012 Cumartesi

hazır değiliz

Hazır değiliz,
Hayattan istediklerimizin başkasının olmasına

O hep dilediklerimizi
Başkasında görmeye

Hazır değiliz,
Sırılsıklam sevmeye
Onun da ötesinde
Sevdiklerimizin olmasına

Hazır değiliz,
Birine sımsıkı güvenmeye
Biri bize güvenmişse
Onu haklı çıkarmaya

17 Aralık 2012 Pazartesi

çok beklenen yolculuk: "the hobbit: an unexpected journey"


Orta Dünya hayranlarının uzun süredir beklediği Hobbit serisinin ilk bölümü The Hobbit: An Unexpected Journey nihayet üç gün önce vizyona girdi. Bundan üç buçuk yıl kadar öncesini hatırlıyorum da birtakım anlaşmazlıklar ve maddi sorunların gölgesi altında çekim hazırlıklarına başlanmıştı ve yönetmen koltuğuna da tıpkı Yüzüklerin Efendisi üçlemesinde olduğu ve herkesin de olmasını isteyeceği gibi Peter Jackson'ın oturacağı ilan edilmişti. Bu haberler bizi de heyecanlı bekleyişe sürüklemişti ister istemez. Her ne kadar Tolkien'in meşhur üçlemesini beyaz perdede istediğimiz gibi görememiş olsak da orta dünya vücut buluyordu ve buna hiçbir itirazımız yoktu. Nitekim eleştirecek çok şey bulsak da Peter Jackson'a duacıydık.

Sonunda Yüzüklerin Efendisi'nin altmış yıl öncesinde geçen macera Hobbit'i de (3D seçeneğiyle) izleme fırsatı bulduk. Oyuncuların da değişmemiş olması bir artıydı ve Ian Mckellen'ı Gandalf olarak gördüğümüz andan itibariyle "Evet, şu an orta dünyadayız." hissini yaşamaya başladık. Bilbo Baggins'in yaşlılığını oynayan Ian Holm da kadrodaydı, fakat gençliğini oynaması için yeni biri gerekiyordu. Bu rolü de Martin Freeman'ın hakkıyla oynadığını belirtelim. Cüceler de bir o kadar iyi oyuncular tarafından vücut bulmuşlar. Ayrıca eski dostlar Saruman, Elrond ve Lady Galadriel de konseydeki yerlerini kaçırmamış.

16 Aralık 2012 Pazar

genç çiftçiler


          Odanın kapısı aniden açıldı ve biri içeri girdi. Odadakiler kapıya doğru bakındılar. Çamur kokusu sinmiş giysiler ve suratından dökülen terlerle bir süredir koştuğu gözlenebilen genç hiç vakit kaybetmeden elindeki kutuyu ileri tutarak gösterdi ve “İşte getirdim,” dedi. “Merak etmeyin çalışıyor.”
          Thomas heyecanla diğerlerinin yanına hareketlenirken Terry de kardeşi Hugo ile ilgilenmeyi bırakıp merakla ona doğru yöneldi. “Alabilmişsin,” dedi Terry heyecanla. “Bunu nasıl yapabiliyorsun, Thomas?”
          Thomas her zamanki ukala tavrıyla cevaplamakta gecikmedi. “Size Sander ailesiyle aramın iyi olduğunu söylemiştim.”
          Terry hâlâ inanamıyor gibiydi. “Bay Sander’ın makinesini öylece sana verdiğini mi söylüyorsun?”
          “Bay Sander’ın verdiğini söylemedim, değil mi? Hem haberi olduğunu da sanmıyorum.” Thomas pis pis sırıtıyordu. Ardından yüzünü çekici bir ifadeye büründürerek “Sander’ların biricik kızı Dorina’nın beni kırmayacağını biliyordum.” dedi ve göz kırptı. “Asla kırmaz.” O anda Terry, siyah büyükçe kutuyu ondan almaya yeltendi ve tek hamleyle kutuyu elinden kapabildi.

15 Aralık 2012 Cumartesi

albert camus - yabancı

"Bugün annem öldü, ya da belki dün. Bilmiyorum." İşte bu duyguyla ya da daha doğrusu duygulardan arınmış bir zihnin ürünü bu cümleyle başlıyor Albert Camus'nün meşhur Yabancı'sı. Ve varoluşçuluğun ve zaman zaman absürt akımın izleriyle romanın konusu süregeliyor.

Cezayir doğumlu yazar Albert Camus'den biraz bahsedecek olursak, 1913'te Alsaslı bir baba ve İspanyol bir anneden dünyaya geldi. Bir yıl sonra 1914'te Dünya Savaşı'nda babasını kaybetti. Kendisini okutabilmek için annesi evlerde hizmetçilik yapıyordu. Cezayir Üniversitesi'nde öğrenimine devam ederken vereme yakalandı. Bundan sonra felsefe öğrenimi üzerine çok az yoğunlaşabildi, geçimini sürdürebilmek için çeşitli işlerde çalışıyordu. Bir dönem çalıştığı bir gazete bir süre sonra ticari bir amaç gütmeye başlayınca gazeten ayrıldı, sonraları bir başka filozof Jean Paul Sartre ile tanışmış ve iyi birer arkadaş olmuşlardır. Tabi bir müddet sonra siyasi düşüncelerindeki bazı farklılıklar nedeniyle dostluklarına da gölge düşmüş ve birbirlerinden uzaklaşmışlardır.

9 Aralık 2012 Pazar

üniversitede farklı pencereler

Pencereler hayatımızın her yerinde. Biz bir şeyi belli bir siluette görürüz, bir başkası farklı bir siluette görür, bazısı görmez. Her zaman aynı pencereden bakanlar daima aynı şeyi görmek durumunda kalırlar. Eğer diğer pencerelerden bakmadan aslında hiçbir şeyi tam anlamıyla görmediğimizin farkına varamıyorsak; vay halimize, görmeyelim zaten.

Öyle birçok farklı ve "derin" konuları ya da uyuşmazlıkları veya içinde bulunulan sosyolojik koşulları ele alarak uzun bir yazı hazırlamadan, tek bir günde tek bir anda gözümde canlanan, bireysel olarak kendimiz ve yaptıklarımızla ilgili ipuçları vereceğim. Şimdi zincirleme bir şekilde birer birer pencereleri açalım.




Bilen bilir, İstanbul Üniversitesi'nin yemekhanelerinde hizmet veren firma değişti. Ve ardından fiyatlara da %85'lik bir zam geldi ve geçtiğimiz sene öğle yemeğine öğrenciler 1 TL ücret öderken bu sene 1,85 TL ödemek durumunda kaldılar. Arada sırada geçen yıl ve bir iki defa bu yıl yemeklerinden yiyen biri olarak geçen seneki hizmet ve kalitenin düştüğünü söyleyebilirim. Yani yemeklere zam geldi ve bununla birlikte kalite düştü.

5 Aralık 2012 Çarşamba

eskilerden...

Voltaire


"Söylediklerini kabul edemem ama konuşma hakkını ölene kadar desteklerim."

4 Aralık 2012 Salı

kitap fuarı'ndan bir günlük görüntü

Yine bir kavuşma, yine bir burukluk. Kitap fuarlarının bana hissettirdikleri özetle bu iki duygudan ibaret. Yine bir sene boyunca beklenen etkinliğin gelmesiyle memnun olurken, bir sene daha bekleyeceğimi düşününce yine içten içe bir hüzün. Aslında şöyle bir düşününce en azından Bursa gibi çevre illerdeki yapılan fuarlara da katılabileceğini düşünmüyor değil insan. Yalnız nedense İstanbul'daki hep bir başka oluyor. Ama bir ara diğer kentlerdeki kitap havasını da koklamalı.

Bu yıl fuarın bitimine bir gün kala gitme fırsatı bulabildik. Her yıl olduğu gibi bu kez de başka bir arkadaşlaydık, Metrobüs ile vardık Tüyap'a, yağmuru sorun etmeden. Bu arada arkadaşın bugün doğum günü; selam olsun... Giriş öğrenci ve öğretmenlere ücretsizdi, güzel bir haber. Sabahın 11'i olmasına rağmen gayet kalabalıktı, sevindirici bir gelişme. İster istemez ücretsiz olmasının da bunda katkısı var mı diye düşünüyorsunuz. Ne olursa olsun bu kadar kitap sevdalısını bir arada görmek güzel hakikaten. İlerleyen saatlerde zaten neredeyse mahşeri bir topluluğa dönüşüyor kalabalık, adım atmak güçleşiyor. Ayrıca öğretmenler günü idi ve bazı stantlarda öğretmenlere özel indirimler yapıldığını fark ettim. Nedense hediye verenini göremedim...

1 Aralık 2012 Cumartesi

james bond'un 50. yılında 23. filmi: skyfall

İngiliz istihbaratının en önemli ismi, MI6'nın prensi James Bond'un son macerası Skyfall dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de merakla beklenilen bir filmdi. Bunun en büyük nedeni kuşkusuz ülkemizde geçen sahneleri filmin kurgusu içerisinde görebilme isteğiydi. Önceki 22 filmden ikisinde de (From Russia With Love, The World is Not Enough) kahramanın yolu Türkiye'den geçmişti aslında. Fakat bu kez çekimler biraz da güdemimizde fazla yer almıştı.

Benim de öğrenimime devam ettiğim İstanbul Üniversitesi'nin Beyazıt Kampüsü'nün yani tarihi kapısının önündeki merdivenlerin yan tarafına kurulan set açıkçası çokça merak uyandırmıştı. Yine o bölgeye yakın Kapalıçarşı'nın bazı bölümlerine asansörlü mekanizmalar kurduklarında, çarşının üstünde motosiklet sahneleri çekileceğini anlamıştık. Nitekim motosikletlerden birinin çarşıdaki bir esnafın dükkanına girerek yüksek oranda maddi zarara uğraması gündem konusu olmuş ve tüm kanallarda bu haberlere yer verilmişti. Tabi esnaf maddi karşılığını film şirketinden karşıladı sonrasında. Buna ek olarak yine bazı tarihi mekânlara zarar vermeleri de eleştiri konusuydu uzunca bir süre. Tüm bu sürümcemelere rağmen merakla bekleniyordu film.

o replikler...


                                                                         Gandalf The Grey

          "Yaşayan pek çok kişi ölümü hak eder, ölülerden bazıları da yaşamı. Ölüm hakkında karar vermede aceleci olma."

29 Kasım 2012 Perşembe

uzakdoğu'da yedi gün

Bir süredir aklımda hep Hong Kong'a gitmek vardı. Uzun süre İngilizlerin yönetiminde kalması ve sonrasında tekrar Çin'e katılmasına rağmen (özerktir) kültürünün Çin'den farklı oluşu, küçüklüğümüzde dövüş sanatları içeren filmleri izlediğimizde merakımızı arttırışı ve tarih boyunca çoğunlukla kendine has Çin kültürüne sahip olsa da yine birçok farklı kültüre ev sahipliği yapmış olması ile bunun gibi birçok neden içimde bu yarımadayı görme isteği uyandırmıştır. Bununla beraber gerek doğal güzelliği gerekse de kültür çekiciliği ile Tayland her zaman dikkatimi çekmiştir.



Bazı yolculuklar yalnızlıkla daha anlamlıdır, bu yolculuğumun ise bir başkasıyla daha güzel olacağını düşünerek benim gibi istekli bir arkadaşımla yola çıkmaya karar verdik. Sonrasında ilk olarak Türk Hava Yolları'nda uygun bir fiyata Bangkok'a gidiş dönüş biletimizi aldık. Bangkok'tan Hong Kong'a ardından Phuket'e gittikten sonra tekrar Bangkok'a dönüp THY ile geri dönmeyi planlıyorduk.

26 Kasım 2012 Pazartesi

geçmiş tadında uzun hikâye

Öykü ve romanların filmlerini ve özellikle okuduklarımınkini muhakkak gösterime girdiğinde izlerim. Nitekim Mustafa Kutlu'nun aynı adlı öyküsünün filmini de gösterime girdiği ilk hafta izleme fırsatı buldum. Tabi yaptığım seyahatler ve okulların açılması, ardından sınavlar ve diğer odaklandığım işler nedeniyle yine gecikmeli bir yazıyı çok da geçmeden kaleme alayım istedim.


"'Uzun Hikaye'; 1940’lı yıllarda ufacık bir çocukken dedesiyle Bulgaristan’dan göçerek Eyüp’e yerleşen Bulgaryalı Ali’nin (Kenan İmirzalıoğlu) hayatını anlatıyor. Hikaye; 1950’li yıllarda Bulgaryalı Ali’nin delikanlılık çağlarında Eyüp’te yazlık sinema işletmecisinin kızı Münire (Tuğçe Kazaz) ile birbirlerine sevdalanıp kaçmaları ile başlıyor.
Gözlerinin içindeki kocaman gülümseyişiyle gittiği her yeri güzelleştirme isteği olan Ali’nin karşı koyamadığı eşitlik ve adalet tutkusu da işin içine girince; Münire, biricik oğulları Mustafa ve Ali gittiği her kasabada hayatın farklı bir yüzüyle tanışıyor.
1960’lı yıllardan 1970lerin sonuna kadar uzayıp giden, demir yolları boyunca devam eden ve kasaba kasaba süren “Uzun Hikaye”; kimi zaman hüzünlü ve iç burkan, kimi zaman neşeli ve coşkulu, kimi zamansa heyecanlı ve romantizm yüklü bir macerayı anlatıyor…"

23 Kasım 2012 Cuma

yapasım var...

Adaletten yoksun dünyanın çıkmış çivisini, yerine monte edecek çekici tutasım var...

19 Kasım 2012 Pazartesi

Elazığ ve Diyarbakır'lı Kısa bir Güneydoğu Turu

Kısa bir geziydi başlıkta da belirttiğim gibi. Hiç öz de değildi, çünkü ülkemizin hiçbir şehri bu kadar az ziyaret edilmeyi hak etmiyor. En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim, vatanımızın her karışını görmeye gidelim. Bunu yaparak güzelliklerimizden haberdar olmuş olur ve en önemlisi nereye ait olduğumuzu daha iyi kavrarız.

İlk önce Elazığ'a gidip ardından Diyarbakır'ı gezecek ve sonrasında İstanbul'a dönecektik. Fakat birlikte yola çıktığım yakınlarımın işleri nedeniyle öncelikle Diyarbakır'a indik, bir gün gezdikten sonra ben Elazığ'a yalnız geçtim çünkü dediğim gibi onların yapacak işleri vardı. Aslında insan yola çıktığı insanları da iyi seçmeli, şimdi aklıma geldi de cidden önemli bir konuyu es geçmişiz. Çünkü bir gün Diyarbakır'da (ilk gün) bir gün de Elazığ'da görüşebildik onlarla sonrasında da yalnız döndüm.

Şaka bir yana (işleri olduğunu önceden biliyordum ve yola birlikte çıktığım için çok memnunum cidden) Diyarbakır'daki ilk günümüzde pek fazla dolaşma fırsatı bulamadık. Zaten uçakla gelinmiş olsa da hissedilen bir yorgunluk söz konusu ki uçağımız yarım saat kadar rötarlı indi. Bunun sebebi sanırım askeri bir konuydu, uzunca bir süre şehrin üzerinde turlamak durumunda kalmıştık. Üzerimizdeki hafif yorgunluk ve açlık hissi bizi öncelikle Ofis semtine gitmeye itti. Bu semt Diyarbakır'ın en gelişmiş ve merkezi bölgelerinden biridir. Havaalanından, aracınızla veya taksiyle en fazla yarım saatte Ofis'e geçebiliyorsunuz. Yalnız yol çalışmalarının da etkisiyle Diyarbakır'da İstanbul kadar olmasa da bir trafik sorunu yaşamanız sürpriz değil.

22 Ekim 2012 Pazartesi

eskilerden...

İbn-i Sina


                                                       "Hiç kimse görmek istemeyen kadar kör değildir."

15 Ekim 2012 Pazartesi

çanakkale çocukları

Sinan Çetin'in yapımcılığını ve yönetmenliğini yaptığı Çanakkale Çocukları'nı iki hafta kadar önce izledim. Oyuncu kadrosunda da hayli önemli diyebileceğimiz kişiler vardı. Filmin merkezi mekânı Çanakkale Savaşı olunca ve de bir hayli yazılı ve görsel mecrada reklamları dönünce ister istemez çoğu kişi filmi merak ediyor.

"Avustralya asıllı İngiliz vatandaşı olan Kathrine 1. Dünya Savaşı'nın alevlendiği yıllarda İttihat ve Terakki örgütünün öne çıkan adamlarından olan Kasım Bey ile evlidir. Bu evlilikten de Osman ve James isimli iki erkek çocuk dünyaya getirmiştir. Babaları Kasım Bey, Osman’ı madenleri tanımaya, James’i ise eğitim için İngiltere’ye yollamıştır. Fakat Kathrine çocuklarından ayrıldıktan sonra rahat uyku uyuyamaz ve karabasanlar görmeye başlar. Özellikle iki kardeşin karşılıklı savaştığını ve birbirini öldürdüğünü görür her seferinde. Kasım içinse vatan ve millet sevgisi her şeyin üstündedir. Kathrine, kocasının karşı çıkışlarına rağmen Çanakkale'de savaşın devam ettiği cephenin yolunu tutar... 
Çanakkale Savaşı'nda yaşanan trajediye yeni bir açıdan bakan Sinan Çetin bu filmde karşılıklı iki tarafın bakış açısını gözler önüne seriyor. Sinan Çetin imzalı yapımda Haluk Bilginer, Oktay Kaynarca, Wilma Elles, Cemo Çetin, Yavuz Bingöl gibi tanınmış isimler rol alıyor. İki farklı cephede savaşan iki askerin ve bir annenin zamana karşı verdiği bu ölüm kalım savaşını, bu savaşın en karanlık anlarında duygusal ve yürek sızlatan bir öykülerini perdeye aktarmış film."



Filmin konusuna şöyle bir değinmek gerekirse, İttihat ve Terakki'nin önemli bir adamı gibi görünen Kasım Bey ve Melbourne'de tanıştığı İngiliz eşi Kathy'nin iki oğlu Osman ve James savaş savaşın iki ayrı cephesinde siper almış ve anne Kathy'nin rüyasında gördüğü üzere fark etmeden birbirlerini öldürmüşlerdir. Kathy'nin zorlamasıyla Kasım'la beraber cepheye giderek oğullarını aramaya başlarlar.

14 Ekim 2012 Pazar

saygı duruşu: attilâ ilhan

Biliyorum, bende bir geç kalmışlık var son aylarda, ama belki de bu en azından bir şeylere erişmeye çalışmamın göstergesidir. Çünkü bir şeye geç kalıyorsak en azından ona doğru gidiyoruz anlamına gelir. Bu durumum Blog üzerinde de kendini fazlasıyla gösteriyor. Evet bir 11 Ekim günü Atillâ İlhan'ı kaybetmiştik ve de geç de olsa kendisini analım istedim.

Tarih 15 Haziran 1925, ülkemiz şiirinin en büyük yıldızlarından Atillâ İlhan dünyaya gelir. Tarih 11 Ekim 2005, büyük bir yıldız gökyüzünde izler bırakarak kayıp gider. Kendi tabiriyle "Yıldızların kayboldukları yer, bence malûmdur."

Nam-ı diğer Kaptan'ın özellikle aşk şiirleri ön planda olsa da birçok alanda birbirinden farklı çizgide ve özgünlükte şiirler yazmış, bunun ötesinde aynı zamanda romanları, eleştirileri ve denemeleri de aynı güzellikte kaleme almıştır. Bu da bize çok yönlülüğünü gösterir. Aynı zamanda gazetecilik ve TV programcılığı da yapmış olan İlhan'ın en beğendiğim şiirlerinden birini de paylaşmak isterim.

16 Eylül 2012 Pazar

yapasım var...

İyi ders çıkarayım diye, bir günü tekrar yaşayıp aynı hataları tekrarlayasım var...

9 Eylül 2012 Pazar

the expendables 2 ile daha çok aksiyon yıldızı



Sinema yazılarım nedense hep gecikmeli geliyor. Öncelikle buna bir son vermem gerek galiba. Özeleştiride de bulunarak giriş yaptıktan sonra filmimize dönebiliriz.

İki sene önceki ilk yapım (The Expendables) çocukluk ve ergenlik yıllarımızın aksiyon yıldızlarının bir bölümünü toplayarak herhangi bir şekilde mükemmel bir senaryo beklentisi dahi yaratmadan Sylvester Stallone yönetmenliğinde vizyona girmiş ve beklenin üstünde de bir ilgi görmüştü. Tabi o yapımda bazı diğer unutulmaz aktörlerin eksikliğini hissetmedik de değil. Ve yaklaşık yirmi gün önce ise ikinci bir halka eklendi: The Expendables 2

İkinci filmin yönetmenliğini Sly üstlenmeyerek aslında ilk olumlu gelişmenin yaşanmasını sağladı. Ve ardından kadroya Jason Statham, Jet Li, Arnold Schwarzenegger, Bruce Willis, Dolph Lungdren ve Terry Crews'e ek olarak Chuck Norris ve Jean Claude Van Damme'ın da katıldığının, Schwarzenegger ve Willis'in de daha fazla süre alacaklarının açıklanması ile ilkinden daha iyi bir film izleyeceğimizin sinyallerini vermişti.

4 Eylül 2012 Salı

o replikler...


The Shawshank Redemption

"Korku seni tutsak eder, umut ise özgür kılar."

30 Ağustos 2012 Perşembe

hakan yel'in "sekiz numaralı vurucu"su

Geçtiğimiz hafta yine geçen yılki fuardan edindiğim kitaplardan biri olan 8ekiz Numaralı Vurucu'yu okumayı tamamladım. Neredeyse bir seneye yakın kütüphanemde sırasını bekleyenlerden biriydi. Kitap, ilk etapta ismiyle ön plana çıkmaya çalışıyor. Belki hatırlayanlar vardır, kitapçılardaki yerini aldığı ilk günlerde toplu taşıma araçlarında da reklamları bulunuyordu. Sonrasında arka kapaktaki tanıtımı okuyunca fantastik gizem ve güncel olayların birleştiği eserlerin sevenlerini kendine çekmeyi de başarıyor aslında:

"Güneydoğu'da otuz yıldır süren savaş özel sektörün ilgisini çekmektedir. Muhalefetten önemli siyasetçiler de devletin bölgede güvenliği sağlama konusunda aşırı yıprandığını düşünmekte, bu konudaki özelleştirmeyi onaylamaktadır. Hükümetin desteklediği "Üstün Asker Tasarısı"nı geliştiren çok uluslu bir şirket, orduyu dağlardan çekilmesi için sıkıştırmaktadır.

Ordu, konuya soğuk baksa da terör örgütünün arşivini taşıyan özel uçağın İran sınırları içine düşmesi elini kolunu bağlar. Arşivin getirilmesi işi şirketin geliştirdiği Vurucu güce verilir. Herkes zaferden emindir.

Ancak hiç kimse, Sekiz Numaralı Vurucu'nun öldürmeden önce düşünmeye başladığından haberdar değildir."

22 Ağustos 2012 Çarşamba

the dark knight rises ile batman yükseldi ve bitti

Çok çok çok gecikmeli bir yazı olduğunun farkındayım. The Dark Knight Rises ülkemizde vizyona gireli neredeyse bir ay olacak, ama nedense inceleme yazısı kaleme almayı kaçırmışım. Bu sene çizgi roman severleri ve çizgi roman değil ama sinema uyarlamalarının müdavimleri için dolu bir yıl olmakta. Marvel ve DC'nin kahramanları sürekli sinemada boy gösterip kıyasıya rekabet ediyorlar. Marvel'in The Avengers'ı bir anda tüm zamanların en çok izlenen 3. filmi statüsüne yerleşti bile. Nolan'lı yeni Batman serisinin ikincisi The Dark Knight 1 milyar $ barajını aşabilmişti, üçüncü film içinse bu biraz zor görünse de hâlâ Çin'de gösterime girmemiş olduğunu hatırlatalım.


Yönetmen Christopher Nolan yeni neslin en sevilenlerinden biri. Bu durumda herkes ondan çok büyük projeler bekliyor ve kabul edersiniz ki herkesi tatmin etmek zordur. Bu da beraberinde abartılı eleştirileri de getirmiyor değil. Zaten bir yerde bir şeyin fanatikleri varsa muhakkak ona karşıt bir grup da oluşur.

antep'in ızdırabı


Antep'i dövmüşler bayram günü
Burnundan kan gelmiş acımamışlar
Çocuklar kan revan ağlamış
Babalar sırılsıklam utanmışlar
Döven bir oturup düşünse hırsından ağlarmış;
Antep ağlamamış.

İşte biz o gün ölemezdik Antep gülmeliydi
Bize güvenmişti o gün gülmeliydi
Zaten gaziydi gün yüzü görmeliydi
Yoksa utancımızdan ölemezdik
Göçenlerin karşısına çıkıp da
İşte o masum ruhlarla yüzleşemezdik.

16 Ağustos 2012 Perşembe

yapasım var...

Zamanında söylenmemiş tüm sözleri söyleyip boşlukları doldurasım var....

9 Ağustos 2012 Perşembe

LÖSEV Gönüllüsü Olmak Bir Ayrıcalıktır...

Büyük LÖSEV Ailesi, lösemili&kanserli çocuk ve ailelerin bu zorlu mücadelede yalnız olmadıklarını göstermek için sevgi ve azimle çalışan bir vakıftır. LÖSEV kurulduğu 1998 yılından bugüne dek faaliyetlerini duyarlı kişi ve kuruluşların destekleri ve binlerce GÖNÜLLÜSÜ’nün katkılarıyla gerçekleştirmiş; Türk halkının konu hakkında daha bilinçli ve duyarlı olmasıyla beraber tedavide %91'lere çıkardığı başarısını %100’e çıkartmayı hedeflemiştir.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

buz devri 4 ile kıtalar ayrılıyor

Yakın tarihte gösterime giren Buz Devri 4: Kıtalar Ayrılıyor (Ice Age: Continental Drift) filmini kaçıramazdım, geçtiğimiz hafta sonu izleyebildim. İlk film 2002'de gösterime girmişti, dile kolay 10 sene geçmiş aradan. Benim de izlediğim ilk animasyon filmiydi. Ondan sonra Nemo ve diğerlerini de izlemiştik, Buz Devri'nin hatırına. Şimdi serinin dördüncüsünü izledikten sonra işte böyle anılar da canlanıverdi aklımda nedense.


Filmin tanıtımı da şöyle:

"Bir buzdağından derme çatma bir gemi yapan kahramanlarımızın maceralarla dolu epik deniz seferi başlıyor. Manny ve arkadaşlarını bu yeni dünyada egzotik deniz canavarları ve acımasız korsanlar da bekliyor."

Konuya girerken hemen şiddetle tavsiye edeyim: Türkçe dublajlı izleyin! Sadece bu filmi değil, tüm animasyon filmleri dublajlı izleyin. Türkiye bu tür filmlerin dublajında gerçekten çok iyi. Dediğim gibi sadece animasyon filmlerini, diğer aksiyon, gerilim, özellikle komedi türlerini kendi dilleriyle izlemeye gayret göstermeli.

14 Temmuz 2012 Cumartesi

eskilerden...

Victor Hugo


                                "Siz yardım edilmiş yoksullar istiyorsunuz, biz ise ortadan kaldırılmış yoksulluk!"

12 Temmuz 2012 Perşembe

canan tan'dan bir "iz"

Canan Tan'ın bizzat önerisiyle edindiğim İz kitabı geçtiğimiz yılın Kasım'ından beri kütüphanemde duruyordu. Bir türlü okuma fırsatı bulamadım. Aslında bu kitabı okuyacak en güzel havamı yakalayamamıştım bu haftaya kadar. Benim de işte böyle bir okuma tarzım var, birbirinden farklı bütün akımları okumayı sevdiğim için hiçbir kitabı ve yazarı ayırmam, fakat aniden başka bir türde kitap okumak da o kitaba hakaret oluyor diye düşünüyorum. Bu nedenle her türü okumaya başlamadan önce o kitabı okuyacak havayı yakalamam gerektiğini düşünürüm.


Yazarın bizzat önerisi dedim; geçen yılki İstanbul Kitap Fuarı'nda geçirdiğim bir güne çok şey sığdırıp her panelden biraz dinleyip, her standa belli bir süre de olsa uğramayı başarmıştım. Bir de kız kardeşimin isteği vardı o gün için benden, Canan Tan'ın imza günü olduğunu da biliyor, benden Piraye kitabını edinip Tan'a imzalatmamı istemişti. Ben de her zamanki gibi kendisini kırmayıp Canan Tan'ın bulunduğu masaya yönelmek için akşama yakın saatleri bekledim, herhangi bir yoğunluk olur da sırada çok zaman kaybetmeyeyim diye. Derken uygun bir zamanda ilgilendiği kimse de yok iken bana eşlik eden arkadaşımla beraber vardık yazarın bölümüne.

10 Temmuz 2012 Salı

kilyos sahillerinde bir gün

Çoğu kişinin bildiği gibi İstanbul'da denize girebileceğiniz pek fazla seçenek yok. Belki de seçenekler Gümüşyaka, Silivri ve Kilyos ile sınırlı. Bunlara belki Riva ve Uzunkum'u (Şile) da ekleyebiliriz. Benim tercihim eskiden Silivri olurdu, sonraları Kilyos'taki plajı tercih etmeye başlamıştım.

Silivri'den vazgeçmemdeki en büyük sebeplerden biri kıyılara kadar doluşan deniz anaları ve suyun da iyice artan kirliliğiydi. Özel plajların bakımları ve hizmet artısı nedeniyle beni nedense Kilyos'a itmişti. Ama iyiden iyiye bu bölge de beğenilerime cevap vermemeye başlıyordu ve dün bu durum iyice tavan yaptı.


8 Temmuz 2012 Pazar

beklentimin altında bir örümcek adam: the amazing spider-man

Son yıllarda hızla çoğalan süper kahramanlı filmlerin en sevilen karakterlerinden biri olan Örümcek Adam'ın yeniden çevrimi iki gün önce gösterime girdi: The Amazing Spider-man. Öncelikle Hollywood sinema endüstrisinin en çok para getiren projelerinin artık bu tür çizgi roman yapımları olduğunu da ekleyelim. İnternet üzerinden araştırma yaptığınızda bir önceki Spiderman serisinin açtığı yeni teknoloji kahramanlı yapımlardan sonra eski yapımların aksine çok daha fazla popüler ve getirisi yüksek yapıtlara dönüştüler. Ve de ölümünün ardından Oscar'ı almaya da hak kazanan Heath Ledger'in can verdiği Joker karakterinin de yer aldığı yeni Batman serisinin ikinci filmi olan The Dark Knight da şu ana kadarki en çok gişe yapan kahraman filmi olarak duruyor. Bakalım dünya çapında Superman ile birlikte en çok sevilen karakter olan Spiderman bu başarıyı geçebilecek mi?

6 Temmuz 2012 Cuma

vakitsizdi mevsimler

Vakitsiz bir yaz sabahıydı;
Öylece karşı verandada durmuş,
Gülen masum gözlerinle,
Attığından emin olmadığım bir kalbi
Ben daha sevmeyi bile öğrenmemişken
Çalıvermiştin sadece...

Vakitsiz bir sonbahardı,
O sevdaya yağan yağmur akşamı;
O kızgın göğe inat,
Islanan gözlerim olmuştu,
Oysa hiçbir anlam yüklemeden,
Bakışmıştık sadece...

4 Temmuz 2012 Çarşamba

yapasım var...

Bazı kalpler hipermetroptur, onların gözlüğü olasım var...

27 Haziran 2012 Çarşamba

hep sen

Karanlık bir gecede yürüyordum,
Tükenmişti kelimelerim, her şey söylenmişti sanki
Gökteki yıldızlar, ay;
Sokak lambaları, evlerin gölgeleri,
Hepsi bana eşlik ediyordu...
Bir terk ediliş,
İşte en çok onlara koymuştu,
Çünkü ben,
Hangisine baksam sen oluyorsun...

23 Haziran 2012 Cumartesi

dünya ne kadar büyüktür?

Dünya ne kadar büyüktür?

Sürekli televizyon izleyen birinin dünyası televizyon büyüklüğünde midir?
Bilgisayarcının dünyası çevrimiçi olduğu ağlar kadar mı?
Ya da bir makinistin dünyası son istasyona kadar mıdır?
Peki bir tekir balığının dünyası yüzebildiği kıyı şeritleri boyutunda mı?
Leyleklerin dünyası süzülebildikleri kilometreler mi?

Okuduğun kitaplar kadar mı?
Keşfettiğin yerler?

Sınırsız sayıda örnek bulunabilir belki sınırlı dünyalar için.

Peki bir sanatçının dünyasının büyüklüğünden bahsedebilir miyiz?

19 Haziran 2012 Salı

wulf dorn'dan psikopatik bir gizeme yolculuk: psikiyatrist

Psikiyatrist'i aylar önce edindim, fakat ne olduysa, araya her ne girdiyse kitabı okuyup bitirmek bugüne kalmış. Alırken çok iyi eleştirileri ve bana da çok öneriliyor olması nedeniyle tereddütsüz ve hemen okuma planı güdüyordum oysa ki.

Kitabı bitirir bitirmez okumayanlar vardır diyerek bir inceleme yapayım dedim. Öncesinde arka kapak tanıtımını bir okuyalım.

Şiddet mağduru kadın bir hasta, psikiyatrist Ellen Roth'un kâbusu haline gelir: Kara Adam tarafından izlendiğini iddia eden hasta, gizemli bir biçimde, iz bırakmadan ortadan kaybolur. Şimdi kendi hayatını da hastasınınkini de tehlikeye atan korkunç bir oyunun ortasındaki Dr Ellen Roth için hiç kimseye güvenemediği umutsuz bir savaş başlamıştır. Şeytani bir yapbozun parçalarını bir araya getirmeye çalışmaktan başka çaresi kalmayan genç psikiyatrist, korku, şiddet ve paranoyadan oluşan bu labirentte çıkış yolunu bulabilecek midir?


16 Haziran 2012 Cumartesi

yapasım var...

En hızlı bulaşan hastalığı sevgiye dönüştürüp, insanları barış hastalığına düşüresim var...

13 Haziran 2012 Çarşamba

saygı duruşu: necip fazıl, nazım hikmet ve abdurrahim karakoç

Blog'da bir şeyler eksik diye düşünürken kendimi üstatları anmayı unutmuşum derken buluverdim. Ve de bir saygı duruşu babında kısa da olsa bir yazı kaleme almak gerek dedim.

Tarih 26 Mayıs 1904, Necip Fazıl dünyaya gelir. Tarih 25 Mayıs 1983, üstat hayata gözlerini kapar. Yaşamında kendi ağzıyla eserlerini iki döneme ayırır ve birinci döneminde yazdıklarının artık kendisi olmadığını söyler. En bilinen şiirlerinden "Beklenen"i de ikinci döneminde yazmıştır mistik akımın öncülerinden olan şair.

11 Haziran 2012 Pazartesi

biten bir dönem ve gelmesi beklenen huzur

Belli bir zaman harcanacak önemli süreçlere başlanırken hep bir heyecan vardır. Bu heyecan elimizi ayağımızı kilitlenmesine neden olan değil de onların daha bir istek ve özenle hareket etmesine olanak sağlayacak türden. Ve bir de merak vardır, o bitmek tükenmek bilmeyen ve bir şey üzerinde kendimizin nasıl olacağımızı görebilmek için bizi harekete geçiren diğer büyük etkenlerden olan. Bu süreç ne olursa, ister yeni bir iş, ister yeni bir ruh eşi, bir hobi, bir tatil, bir araba kısaca yeni olan her ne ise. Ve tabi ister öğrenim hayatının yepyeni bir dönemi.


Kabul edelim ki üniversite hayatımız boyunca çoğunluğumuz yeni bir sezona hep "Bu sene başka olacak," düşüncesiyle gireriz. Bizi bunu istemeye iten büyük ihtimalle bir önceki yıl gelen başarısızlıktır, ya da daha doğrusu yeterli görmediğimiz bir başarısızlık diyelim. Sonrasında bu doğal içgüdü biz fark etmeden pes edene kadar bir müddet o heyecanın korunmasını sağlar. Eğer biraz geri dönüşünü alacak olursak sene sonuna kadar aynı duygularla son güne kadar süregelebiliriz de. Ne yalan söyleyeyim ben duyguyu daha ilk hafta kaybettim. Ama benim heyecanımı sürdüren bu güdü değildi zaten, bendeki sadece zamanı iyi değerlendirme ve yaşananların değerini bilme özelliğiydi. Ve bir öğrenim döneminin sonuna geldiğimde yine hatırımda ise kalanlar hep bir şeylerin hakkını verdiğim olmuş. Derslerin, dostların, öğretmenlerin, görevlilerin, tramwayların, kampüs önündeki kuşların...

9 Haziran 2012 Cumartesi

o replikler...


                                                                            Tyler Durden

                             "Ancak her şeyini kaybettikten sonra her şeyi yapmakta özgür olabilirsin."

7 Haziran 2012 Perşembe

gelecek temalı deneme yarışması

İnternet üzerinde yazılar okuduğumda ilgimi çeken birçok yazıyla karşılaşıyorum. Bunların yanında bir de bazı önemli duyurular da dikkatimi çekiyor ve bunları blog'ta paylaşayım diyorum. Yine sayfalardan birinde bu deneme yarışması haberini gördüm ve ilgilenen elbet olur diye bir yazı da ben kaleme alayım dedim.


3 Haziran 2012 Pazar

ödev bahane, kısa film şahane!

Lise yıllarımdan beri bir kısa film çekme hayalim olmuştur. Hatta kendimi bildim bileli bir sinema filmi hayalim vardı zaten. Derken yıllar sonra uygun bir zaman oluştu ve geçtiğimiz hafta ilk kısa film deneyimimi gerçekleştirmiş oldum. Uygun zamandan kastımsa bunun bir ödev olması ve bunun getirdiği zorunluluk. Yani anlayacağınız bu kısa film ödevi olmasa daha kim bilir ne zaman bu hayalim gerçekleşecekti. Şunu demeden geçmeyeyim, siz siz olun bir hayaliniz varsa o hayali paylaşan sizden başka en az birini bulmaya bakın. Şu hayatta bir şeyi tecrübe ettiysem o da hayallerin asla tek başına gerçekleşmediğidir.

Fransızca öğrenimi gördüğümüzden haliyle film de Fransızca olmalıydı. Hem oynarken hem de izlerken eğleniriz diye biz de kendimizce bu dilde absürt bir senaryo yazalım dedik. Tabi bir de hiçbirimizin herhangi bir film tecrübesi olmadığını da belirtmeliyim. Herhangi bir tiyatro geçmişimiz de yok. Hatta aramızdan bazılarının kamerayla video çekmişliği bile yoktur daha önce. Hal böyle olunca kadroyu ödevi vermemiz gereken günden iki gün öncesine kadar toplayamadık da bir türlü. Neyse ki milletimizin tipik özelliği olan son güne bırakma özelliğimizle en sonunda dokuz kişilik ekip toplandık ve daha önce yazdığımız senaryo için yeterli zaman olmadığından yeni bir fikirle toplamda iki üç saatlik bir zamanda sahnelerimizi kaydedebildik.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

eskilerden...

                                                                              Platon (Eflatun)




"Karanlıktan korkan bir çocuğu kolaylıkla affedebiliriz. Hayattaki gerçek trajedi, yetişkinlerin aydınlıktan korkmasıdır."


20 Mayıs 2012 Pazar

john katzenbach: psiko analist

Psiko Analist, orijinal adıyla The Analyst kitabını birkaç ay önce merak uyandırıcı ismi, girişi, konusu, özeti ve eleştirileri nedeniyle edinmiştim. Bu aralar psiko-gerilim kurgulu kitapları okumayı tercih ettiğimden olsa gerek ismini ilk duyduğumda incelemeye aldım.

"'Kendini öldür doktor!'


Doktor Starks'ın kaderi, intikamını dolambaçlı yollardan almak isteyen ürkütücü derecede zeki bir psikopatın ellerindedir. Bu deli adamı durdurmanın bir yolunu bulmak zorundadır... Yoksa deliren kendisi olacaktır."

19 Mayıs 2012 Cumartesi

yapasım var...

Sonsuza kadar diye başlayan tüm masum sözleri öyle olacakmışçasına tutasım var...

14 Mayıs 2012 Pazartesi

özgürlük dürtüsü

Sanılanın aksine özgürlük, sonradan kazanılacak bir şey değildir. İnsanlar böyle doğar; dünyaya gözlerini açtığında ya özgürsündür ya değilsindir. Oysa kaçımız bunun farkında? Çoğunluğun dilediği şeydir bu özgürlük denilen sınırsız yaşam alanı, bazılarının da sahip olduğunu düşündüğü. Ama şu var; hiç kimse sadece isteyerek zincirlerden kopamaz.

Özgürlük, uğrunda savaşılarak kazanılacak bir şey değildir saf anlamda. Aynı zamanda ne bir kutsal kazanımdır ne de bir zafer marşı. Temel anlamda, kime sorsanız herkesin hakkı olan bir şey olduğu cevabını alırsınız. Peki ama benim özgürlüğüm bir başkasınınkini engellemiyor mu?

11 Mayıs 2012 Cuma

the avengers: yenilmezler! takımı toplandı

Geçtiğimiz hafta yılın The Dark Knight Rises ile birlikte en çok beklenen filmlerinden biri olan The Avengers'in gösterime girmesiyle sinemalar tekrar hareketlendi. Tabi sadık sinema izleyicileri salonların boş kalmasını engelliyor, fakat bu tür yüksek bütçeli ve seyircinin sevdiği filmlerle birlikte en azından akşam seansları dolu dolu geçiyor. Filmi gösterime girdikten bir gün sonra izledim, genel anlamda keyif aldığımı söyleyebilirim, ama bunun bir nedeni de belki de son zamanlarda beklentilere cevap verecek filmlerin sınırlı olması olabilir.

Öncelikle Marvel bu film için çok hazırlandı. Hatta özellikle bu filme hikaye kazandırmak ve süper kahramanların karakterlerini oturtabilmek için vasat dahi olsa Thor ve Captain America filmlerini de -kâr edemeyecek olsalar bile- The Avengers filminden önce sırasıyla gösterime sundular. Zaten The Avengers filminin kötü karakteri Loki; filminde de yer alan kıskanç ve kral olma meraklısı Thor'un küçük kardeşi, peşinde olduğu devasa şey de Captain America'nın ikinci dünya savaşı yıllarında zalim ellere geçmemesi için çaba sarf ettiği devasa bir enerji kaynağı. Film de bu noktada başlıyor.

10 Mayıs 2012 Perşembe

o replikler...


                                                                       Don Vito Corleone

                                                          "Ona reddedemeyeceği bir teklif yapacağım."

29 Şubat 2012 Çarşamba

yapasım var...

Beni sürekli şimdide tutacak bir zaman makinesi tasarlayasım var...

26 Şubat 2012 Pazar

fetih 1453 sinemayı da fethetti

Tarihimizin en önemli dönüm noktalarından olan ve bir çağı kapanıp yeni bir çağın açılmasına etki eden İstanbul'un Fethi olayı, nihayet Faruk Aksoy'un yönetmenliğinde 16 Şubat 2012'de bir tarihi-savaş filmi olarak sinemalarımızda gösterime girdi ve bir nevi türevlerinin önünü de açmış oldu. Filmi izleyeli birkaç gün oldu, ama sıcağı sıcağına hakkında bir yorum yazmak istemediğimden bu yazı biraz ertelemeli olarak geliyor.

Öncelikle filmin konusunu hemen hemen her yaşta izleyici zaten biliyor. Bu bağlamda filmin zaman zaman sıkıcı gelebileceğini düşünmüş, fakat iyi bir yapım sayesinde farklı bir heyecan içerisinde izleyebileceğimi düşünmüştüm. Nitekim filmin başından itibaren gerçekleşen tarihi olayların kronolojik olarak aktarılarak seyirciyi savaşa sürükleme işinin başarıyla gerçekleştiğini söyleyemeyeceğim. Film için eleştirebileceğim birçok başlık var, fakat böylesine büyük emeklere saygısızlık olarak düşünülmemesi açısından hepsine değinmemeyi düşünüyorum.


13 Şubat 2012 Pazartesi

öznellik yansır

Bir insanın kendisini diğer insanları bildiğine oranla daha iyi tanıması beklenir. Bu normal olandır, olağandır. Kendimizi diğerlerinden farklı veya onlarla aynı görmemiz, onlara göre bir gruba koymamız ya da onları kendi kişiliğimize göre gruplara ayırmamız bir nevi hayatı yaşayış tarzımızın hem yansıması hem de sonucudur. Ama yeryüzünde kendini yeteri kadar bilmeyen, gerçek kendini tanımayan insanların var olduğu da bir gerçek. Diğer taraftan, diğer insanları çabuk sevenlerin ve kolay kolay beğenmeyen insanların ortak noktaları da vardır. Bunlardan biri de bu diğerlerine karşı olan yargılarının, ilk önce kendilerine karşı oluştuğu gerçeğidir. Yani kişi diğerlerini kolayca sevebiliyorsa bu kendini her daim sevebilmesinden ileri gelir -böbürlenme değil, gerçek sevgi- ya da insanların kişiliklerini veya yaptıklarını kolayca beğenmiyorsa bunun nedeni olarak kendi yaptıkları için de her daim doyuma ulaşmamış olmasını, kendisini de her koşulda beğenmediğini düşünebiliriz.

eskilerden...

Publius Ovidius Naso (Ovid)



"Onları yeniden okuduğumda, onları yazmış olduğumdan dolayı utanç duyuyorum, çünkü bunların yazarı olarak kaldırıp atılması gereken birçok şey görüyorum."

31 Ocak 2012 Salı

az sonra...


          Seni öylesine çok seviyorum ki, senin asla bilemeyeceğinden daha fazla. Bu gerçek; sevgimin hiçbir zaman farkına varamayacak olman, her gün bir parçamı öldürüyor zaten. Ve ben son kalan parçalarımla, sana haksızlık yapan tüm ölü hücrelerime yaptığım gibi sana da veda ediyorum aynı incelikle. Elimden gelen tüm uğraşların, çabaların, çılgınlıkların bile; her ne kadar çaresiz de olsalar, tükendiği bir noktadayım. Belki de şu anda bulunduğum nokta, en başında olmam gereken yerdi. Ama bu zamana kadar denediğim her şey; en yaralı mevcudiyetimden diğerlerine kadar bütün dürüstlüğümle söyleyebilirim, hiç şüphe yok ki sana değerdi.

25 Ocak 2012 Çarşamba

yüz milyon satan şifrelerin yazarı: dan brown

Bu romanda bahsi geçen tüm sanat eserleri, mimari yapılar, belgeler ve gizli ayinler gerçektir.


Bu cümleyle başlıyor belki de kitabın büyüsü. Öyle ki tüm hikâyeyi ve olaylara yardımcı olan diğer bilgileri tamamen gerçek bir öyküymüş gibi kaptırıveriyorsunuz kendinizi. Dan Brown'un 2003 yılında yayımlanan Da Vinci Şifresi (The Da Vinci Code) romanının öncelikle tanıtım yazısına bir göz atalım:



"Langdon, Paris’te iş gezisindeyken, gece yarısı, Louvre’un yaşlı müdürünün ölü bulunduğu haberini alır. Langdon ve yetenekli Fransız kriptoloji uzmanı Sophie Neveu, cesedin etrafındaki izleri takip ederek bu garip esrar perdesini araladıkça, ipuçlarının onları Da Vinci’nin tablosuna götürdüğünü keşfederler. Büyük usta bu sırrı herkesin görebileceği bir yere, ünlü eseri Mona Lisa tablosunun içine gizlemiştir.
Langdon bu garip bağlantıyı açığa çıkarınca tehlike artar. Cinayete kurban giden müze müdürü de, Sir Isaac Newton, Botticelli, Victor Hugo, Da Vinci ve aralarında diğer ünlülerin de bulunduğu gizli bir kuruluş olan Sion Manastırı Derneği’nin bir üyesidir.
Langdon, aydınlatmaya çalıştıkları bu tehlikeli sırrın yüz yıllardır tarihin derinliklerinde gizlendiğinden şüphelenir. Böylece Paris ve Londra sokaklarında amansız bir kovalamaca başlar. Langdon ve Neveu, kendilerini, atacakları her adımı önceden bilen esrarengiz olduğu kadar da çok zeki olan bir adamla karşı karşıya bulurlar. Eğer bu karmaşık bilmeceyi çözemezlerse Sion tarikatının büyük yankılar uyandıracak bu çok eski gerçeği ebediyen kaybolacaktır."

15 Ocak 2012 Pazar

yapasım var...

Göçmen kuşların her birine, şartlar uymadığında çekip gitmenin en kolayı olduğunu öğretesim var...