Hakkımda

Fotoğrafım

Ufuk Parlak
Aslında şimdiki zamana yolculuk yapmak için bir zaman makinesi icat edilmeli.
İstanbul Üniversitesi Fransızca Öğretmenliği
http://otekipencere.blogspot.com.tr/
http://www.facebook.com/ufukself

öteki gerçekliklere açılan pencereler

20 Eylül 2011 Salı

malûmu görmek - bölüm 2



          Günler birleşerek haftaları, haftalar birleşerek ayları harcadıkça kalbim, sahip olduğu boşluğun beynim tarafından resmen tanınması için isyan başlatmıştı, en başta dolaşım sistemimde; antikorlar artık çarpışamıyordu bu yabancı düşmanla, isyan solunum sistemime de sıçramıştı; kimi zaman nefes almakta zorlanır olmuştum, bu boşluk yeni bir tatla dolmak istiyordu artık, hiç denenmemiş bir duyguyla; “İhtiyacın olan bu!” diyorlardı hepsi birden bana, hücre duvarı birliği etmişçesine. Vahşi doğada yabancılar hoş karşılanmaz, tehdit olarak görülür ve gereği yapılır, ben de yapmalıydım gerekeni. Ama bir şeyi bilmeliydim; ben vahşi doğanın bir parçası mıydım, yoksa yabancısı mı?

          Hoş karşılanmayan bendim, eski fikirlerim; yalnızlık hayranlığımdı. Ve artık veda etmeliydim… Karanlık sizi sizden iyi tanır, ama geleceği bilemez. Karanlık o anki duygunuzu, karanlık karamsarlığınızı, karanlık sevdiğiniz kokuyu, karanlık kararsızlığınızı, karanlık her şeyinizi bilir; tıpkı sizi nasıl yeneceğini bildiği gibi. Ve ben veda ettim karanlığa, aydınlığı bulmak üzere, kumral kız da benim ışığımdı.
          Tüm samimiyetimle ona hislerimden bahsetmeye çalışmıştım, ama sonrasını hiç düşünmemiştim. Duygularımı dinledikten sonra bir süre sessizlik olmuştu, çok sonraları anladım ki o anda bir yerlere çıkmak için teklif etmeliymişim. O gün davet ondan gelmişti, o akşam arkadaşlarıyla buluşacağı bara davet etmişti beni. İkisi erkek dört arkadaşının her biri de pek dost canlısıydı, beni aralarına kabul etmiş gibiydiler, gerçek anlamda. Sonraları kendime güldüğüm bir iç geçirmem de olmuştu o gece; ‘Hakikaten arkadaşlarım mı oluyor?’ Bu ilkokuldan beri birbirlerini tanıyan beşlinin ayrı ayrı benle sırlarını paylaştıkları bile oluyordu, böylelikle doğaya yabancı olmadığımı hissediyordum.
          Çalışmamı hâlâ buluş sıfatına sokamamış olduğumdan cebim pek para görmüyordu, bize ayrılan bütçe de kısa zamanda yeterli kaynak bulamamamıza neden oluyordu. Bu nedenle sona her ne kadar yaklaşıyor olsak da bitiş noktasını görme hayali gerçeğe bebek adımlarıyla dönüşüyordu. Azmim günün her saatini laboratuarda geçirmemi sağlıyordu çoğu zaman. Nadiren eve gittiğimde pek az uyuyup toplu taşımayla işimin başına dönüyordum. Artık kumralımla da birbirimizi daha iyi tanıyorduk, neredeyse otuz yıldır onu bekliyormuşum gibiydi.
          İşe alındığımın altıncı ayının sonunda ameliyat günü teşrif etmişti. Her düzenli kontrol bize hazırlanma fırsatı sunmuştu ve biz tüm ihtimalleri kesin olarak tek gerçeğe indirgediğimizde operasyonun yapılmasının önünde çekince kalmamıştı. O gün vuku buluyordu. Asistanım, ışığım, ortağım olan kumral kıza dört bilim insanı arkadaşımız da eşlik edecekti. Morfini solumadan önce her birinin gözlerine tek tek baktım saniyelerce, en son da kumralımınkilere. Benden çok daha arzuluydu irisleri; bu beni rahatlatmıştı, yasal uyuşturucuyu güvenle çekmiştim. Göz kapaklarım inmişti aşağıya, kaç saat sürecekti cerrahi müdahale, nasıl geçecekti? Hepsi tahmindi. Uyumuştum…
          Yolunuzu bulabilmeniz için ışık kaynağınızın gür olması yetmez, onu nereye doğru tutacağınızı bilmelisiniz. Ben ışığımı mükemmel noktalara tuttuğumdan emindim, ama elimde tuttuğumun ışık kaynağı olduğundan hiç şüphelenmemiştim. Aylar öncesini görüyordum; markette, istasyonda, metroda… Kendimi görüyordum, yalnız olan beni. Ama bir tek ben değildim, başkaları da vardı, tanıdığım başkaları… Markette kasa sırasında, istasyonda bilet alan, metroda arkaya ilerleyen, durağımda inen birileri çok tanıdık geliyorlardı gözüme. Oturduğum dairenin eski kiracısı çantasını kapatırken gözüme takılan bir resim çerçevesi… Resimdeki kumral kız... Onlarla tanışmadan önce beni tanıyorlar mıydı? Sorular devrederken şuurumda, melekler kulağıma fısıldıyorlardı “Uyan!” diye.
          Gözlerimi açtığımda bulanıklık karşılamıştı beni, görüntü net değildi. Karışıklık dağılırken sımsıcak ışınlar gözümü hiç olmadığı kadar yoğun kamaştırmıştı. Güneşin şaşırtıcı kocaman görüntüsü bilinmeyen bir nedenle dünyamızı kendine çektiğini düşündürtmüştü ilk önce. Sonra yine küçük gelmişti nedense. Bilmediğim bir nedenden sırtüstü uzanmış vaziyetteydim çalıların üzerine, hiç ses yoktu o gün ışığında. Sanki kamyon çarpmış gibi hissediyordum. Gözlerimi birkaç kez kapatıp tekrar açmış ve güçlükle doğrulmuştum. Bir an medeniyet eseri binalar, otomobiller gözüme ilişse de sonra bir bakıyordum ki şehirlerarası otoban kenarına benzer bir meçhuldeyim, kimse yok. Birkaç kez daha bu durum tekrar edince halüsinasyon görmediğimi çok iyi anlamıştım. Ameliyat başarıyla gerçekleşmişti, kilometrelerce uzağı görebiliyordum. Tek bir sorun vardı, orada ne arıyordum?
          O gün şehre ulaşmak için yürüdüğüm miller boyunca hep cevabı düşünmüştüm, deneyin bir parçası mıydı, uzaklığı görüşümün başarılı olup olmadığı mı test ediliyordu? Bu yüzden mi buraya bırakılmıştım? Ve daha başka sorular meşgul etti beynimi, şehre ulaştığımda da, hastane bulup kırık kaburgalarıma baktırdığımda da, telefonla ulaşma denemelerimde de, buradan ayrılamadığımı ve hayatta kalmak için yapabileceklerimi düşündüğümde de, bir garsonluk işi bulup aynı yerde gizlice kalmaya başladığımda da cevap bulamadım kesin olarak. Sadece tahminler, ama gerçeğe yakın olanlar. En olası ihtimal, rüyalarımın yardımıyla çözümlediğim durumdu; çok önceden peşime düştükleri, beni takip ettikleri ve en sonunda buluşumu çaldıkları, şirin yüzlü kumral da işin içindeydi; acaba bir salise bile beni sevmiş miydi? Deney tüm riskler nedeniyle önce benim üzerimde gerçekleşmeliydi ve test ettiler, ama o sırada kendimde değildim; başarılı bir test; ardından bedenimi uzak bir ülkenin cansız bir arazisine bıraktılar epey yüksekten, belki bir uçaktan attılar ölmemi umarak. Ama ölmedim, ya da öldüm ve bu benim ahiretimdi. Artık hiçbir şeyi düşünmüyordum, önemi yoktu cevapların, olanların, geleceğin. En önemli ilkemi uygulamamak bozguna uğratmıştı beni, tam olarak tanıyamamak son verirdi her şeye. Zaten öldüysem bu devam filmi niyeydi peki? O da belki cevaplanmıştı, belki de cevabı yoktu, cevap ne olursa olsun kimsenin tahmin edemeyeceği bir şeydir.
          İlk gecelerimde kimi zaman kendimi bulduğum çalılıklara gelip uzanır, yıldızları seyrederdim. Zat-ı alime şanslı olduğumu kanıtlamıyordum, sadece hayalimi yaşıyor, huzur buluyordum. Yıldızların milyarlarca yıl öncesine ait parıltılarını teleskop ihtiyacı duymadan, en mükemmel uzaklıkta izliyordum, ne çok uzak, ne çok yakın. İyi odaklanırsam Ay’ın kraterlerini seçebiliyordum, bir keresinde, kızıl gezegen yerküreye yaklaştığında karalıkları seçebilmiştim. Görüşümün sınırı yok gibiydi, bir başka gün Çoban Yıldızı’nın renk değişimlerini seyretmiştim saatlerce, diğer bir gece Satürn’ün halkaları. Gitmediğim şehirleri gözlemek de düşlerimdendi. Ama bir süre sonra tüm heyecanımı yitirmiştim, takip eden günlerde kullanmadığım için yeteneğim de körelmişti, neredeyse unutmuştum bile. Öyle ki çoğu gün bitap gözlerim önünü bile zor görüyordu.
          Kavgacı Yiğit ile tanışmam, bir gün için umduğumdan fazla metelik edindiğim bir günde gerçekleşmişti. Bu fazla meteliklerin tüketileceği en kaçınılmaz yer de insanların para vererek kendine işkence ettiği mekânlardan biridir; barlar. Taburede her zamanki gibi yalnız kovboydum. Çok geçmeden uzun boylu sinekkaydı suratlı bir tip yan tabureme oturup “Aynısından,” diye seslenmişti barmene ve bir elini tezgâha koyarak bana bakıp sırıtmıştı. Parmağında da bir alyans vardı. Çok sıra dışı bir tuhaflıkta, bitkin gözleriyle sırıtırken o sırada barmenden aldığı kadehini arkamızdan geçen iri kıyım bir kele doğrultarak hızla içkisini kafasına sıçratmıştı. Saniyeler sonra bar muharebe alanına döndüğünde bile ben hâlâ taburemde oturuyordum. Aylardır her şeye tepkisizdim, zaten bu barda, ertesi gün birilerinin kaşına dikiş atılmasına neden olmayacak olaysız bir gece görsem uyumak için gizlice sıvışacak yerler listeme çoktan eklemiş olurdum. Kısa süre sonra kuvvetli bir kol beni omzumdan çekmiş ve yaka paça dışarı çıkarmıştı.
          Bu ülkedeki son beş ayımda adamakıllı iki kelime ettiğim tek kişi, o gece tanıştığım Yiğit’ti. Dış görünüşü ve iç manzarası ile tıpkı bana benziyordu. Üstelik o da benim gibi buralı değildi. Hiç duymadığım bir ülkeden gelmişti, bir kadının peşinden sürüklenerek. Dikkat çekici alyansının evlilik simgesi olduğunu anlamam da çok uzun sürmemişti. Onun öyküsünü dinledikçe kendimden başka kimsenin böylesine perişan bir yaşam sürdürdüğünü düşünmediğimi fark etmiştim. İşler umduğun gibi gitmediğinde ummadığın bir adama dönüşüyormuşsun.
          Birkaç gün sonra, beni, açın önünden yemeğini almışa döndürdüğü o gün elindeki meteliğin tura kısmını göstererek pis pis güldü Yiğit. Bu kez bambaşka sırıtıyordu, bir rahatlamışlık ya da olmuşluk sızıyordu kara gözlerinden, dişleri esmer suratını bile aydınlatıyordu neredeyse. Parmağında yüzüğünü görememiştim, herhangi bir iz de yoktu uzun süredir yüzük taktığına dair.  Diğer elini omzuma attı ve kendisiyle beraber beni de yürütmeye başladı. Çok ferah görünüyordu, o konuşurken kâinatın en kıskanılan varlığını dinlediğimi sanıyordum. Nasıl böyle birine dönüşmüştü, sırrı neydi ki? Bir dakika kadar onu süzdüğümde o an tıpkı onun gibi hissetmek istediğimi inkâr etmeyeceğim, aylardır hiçbir şey hissetmeyen ve hissetmek eylemi umrunda olmayan ben bile dönüp ömrümün barmenine “Aynısından bana da,” deyivermiştim. Kimsenin bulamadığı sırrı mı çözmüştü?
          Evet, çözmüştü. Herkesin bilmek için can attığı ama bunun için ölmek gerektiğinin farkında olanların kaçındığı keşfedilemeyen gerçekleri bulmuştu. Acı gerçeği... Sır yoktu. Ne korunan sır ne de korunacak sınır yoktu, o bunu görüp gelmişti. Ve yalnız değildi. Sadece bu değildi, beni de istiyordu, olmayan sınırı hiçliğe göndermek için bana da gelmişti.
          Olmayan sınırlara nasıl da inandırıldığımızı görmeme yardım etti; görülmeyeni görebilen biri için bir ironi. Bizi kısıtlayan çizgiler başkalarına güç veriyordu, onların bize hükmetmelerini dahi sağlayacak sonsuz bir güç. Bu adil değildi, sonsuzluktan payına düşen limitsizliği almalısın, almalıydım. Gözlerimle her şeyi seçebilmeme rağmen bu açılan gedikleri görememek artık beni canlandırdı.
          Birçok kısıtın çizgilerini sildik, noktalara ayırdık, tüm bireylerin üzerinden geçtiği. Bize katılanlar oldu, bizden cesaret alıp en gerçekçi yolu bulduklarını söyleyenler de; yeni hudutlar belirlemediklerinden emin olamazlardı; biz emindik. Bize katılmalıydılar, lakin kibirliydiler; başka insanların çözdüğü gerçeklerin peşinden gitmek yerine kendi gerçeklerini türettiler, açtığımız sınırlardan beslendiler. Ve artık bizim peşimizdeydiler; bizi de istiyorlardı, beni de. Şimdi bu son gökdelenin üzerinde canımı vermeden diğerlerini kurtarabilir miyim?
          Canımı vermek mi, bu bana işleyen bir zuhurat değil. Kimsenin, sizin bile bilmediğiniz, çözemediğiniz bir tabiatım çünkü ben. Ben size hâlâ kendi ismini vermeyen, diğerlerinin ismini vermeyen o nefsim, o iradeyim; Yiğit’in ismi dışında. Ben Yiğit’in peşindeydim, bu kez sıra ondaydı.
          Ben sizi sizden iyi tanıyan, duygularınızı bilen, karamsarlığınızı, sevdiğiniz kokuyu, kararsızlığınızı, her şeyinizi bilen gölgeyim; tıpkı sizi nasıl yeneceğimi bildiğim gibi. Ve ben seçtim Yiğit’i, saflarıma katmak üzere, bir öncekinden sonra o, ondan sonra belki içinizden biri; sen. Bu anlattıklarım Yiğit’in hikâyesiydi, isimler kendi benliğinden silinmiş, tek bildiği ad kendisininki, ona da artık ihtiyacı kalmayacak. Ben geçtim Yiğit’i, sıradaki... Sıradaki hikâye kimin olacak?
          Peki şimdi karanlık seni bulmadan ne kadar uzaklaşabilirsin? Daha da önemlisi karanlık seni almadan huzur bulamayacağını biliyor iken, bir saniyen bile huzurlu geçecek mi?
          Hiç sanmıyorum.
          Arka fonda ne çaldığını merak ediyorsunuz değil mi?
          Hissedebiliyorum, benim günüm geldi, sizin benim safıma katılacağınız gün.
          Ve hey sen meraklı beşer, hissediyorsun değil mi, bugün öleceğini?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder