Hakkımda

Fotoğrafım

Ufuk Parlak
Aslında şimdiki zamana yolculuk yapmak için bir zaman makinesi icat edilmeli.
İstanbul Üniversitesi Fransızca Öğretmenliği
http://otekipencere.blogspot.com.tr/
http://www.facebook.com/ufukself

öteki gerçekliklere açılan pencereler

18 Eylül 2011 Pazar

malûmu görmek - bölüm 1



          Nisan soğuğu… O hepimizi oltaya düşüren ay değil miydi, nisan? İşte bu düzenbaz gök titretirken tüm şehri, devasa bir boşluğun kenarında duran ben, benzersiz bir oyunun hain tuzaklarına mı kurban olacağım?
       Tüm kent uzanıyor ayaklarımın altında varlığımdan habersiz, görebiliyorum… Görebiliyorum, terk edilmiş sokakları karanlığın bu en zifiri saatlerinde. Duyabiliyorum, üşütücü rüzgârın vurduğu tenekelerden, camlardan seken ahenksiz sesleri; belki de ben yakalayamadım o ahengi; arınmışken kaba insanların gürültüsünden.
         Bir karar için hiç bu kadar itmemiştim kendimi, taraf tutmamıştım iki zıt yargıdan birine yönelik. Bir yön için istek duymamıştım hiç diğerini yok sayarak düşüncesizce, ikilemde olduğum zamanlarda. Fakat son kapı aşılmak üzere hasımlarım tarafından, bir karar vermeliyim. Birini seçmek gerek.

         Hissedebiliyorum daha önce hiç bu kadar ferah nefes almamış olduğumu, en temiz hava soğuk gecelerde mi çekilirmiş ciğere? Fark edebiliyorum daha önce ayırt edemediğim bazı tatların farklılıklarını. Şimdi farkındayım, her şey temiz, önyargılarım yok oldu. Şimdi her şey net, hepsi görüş açımda; kalp gözümün; bu yükseklikten görebiliyorum. Hissedebiliyorum… bugün ölmeyeceğim. Bu yer sonum olmayacak. Ben nerde miyim?
          Şehrin en yüksek, en azametli gökdeleninde, sınırında boşluğun. Burada ne mi arıyorum? Yıldızlara daha yakından bakma isteğimden değil bu yükseltinin kıyısında olmam, gidecek başka bir yerim yok. Çok dramatik değil mi? Aslına bakılırsa en başta böyle değildi. Her şeyi planlamıştım, istediğim gibi yürüyordu… Ben öyle sanıyormuşum. Yoksa burada, ölümle yaşam arasındaki son adımda ne işim olurdu. Bir şeyi kaçırmış olmalıyım. Ama çok geç bu noktayı bulabilmek, filmi başa alabilmek için. İki yol var önümde ve ironi şu ki ikisi de aynı sona çıkıyor. Ya bu yükseklikten salacağım benliğimi boşluğa ya da bu kararı verecek cesareti gösteremeyeceğim ve ardından kapı kırılacak, tek söz edilmeden vurulacağım cesur kurşunlar tarafından.
          Belki tek bir soru sorulacak “Nasıl?” diye. Önemi yok, zaten cevap vermeyeceğim. Ve ateşlenen barut yakarken bedenimi düşeceğim yine şehrin en işlek ve şu an ıpıssız olan caddesindeki siyah renkli hurda bir arabanın kaputuna; düşüşü hisseder miyim emin de değilim. Ben veda ederken başta sefil olsa da son birkaç günün diğer hepsine bedel olduğu hayatıma, uzun namlulu altı patları yavaşça indiren o iki adamı cevapsız sorularla bırakacağım. Ömürlerini sonuna kadar bana kızgın geçirecekler onlar da; umursamıyorum, zamanımın olacağını da sanmıyorum bunun için. Hepsi “Nasıl?” sualini yanıtsız bırakacağım içinmiş gibi görünüyor. Peki ya cevap verirsem? Hayır, hayır, doğru yanıtı vermek zorunda değilim. Yani diğerlerini riske atmayacağım.
          Bu ‘Nasıl’ı cevaplarsam, atlatırsam bir şekilde, ne dersiniz? Belki de ölmem bugün. Hissediyorum hâlâ bugün ölmeyeceğimi, kader sürprizlerle dolu son günlerde en azından benim, bizim için. Şimdi her şey net. Tek ihtiyacım olan tek ve hür bir soluk. Gerisi… Sonrayı birlikte göreceğiz. Ama önce o sefil yaşantımın film şeridini sardırarak bir ipucu arayalım, belki de bir sözcük veya ufak bir detay kurtaracak beni bu hain tuzaktan. Belki kader çizimini henüz bitirmedi yazgımın, belki de üçüncü bir yol vardır. O yol hep yok mudur zaten?
          Her insanın hayatının bir arka fon müziği vardır, çoğu kişi bunun farkında olmasa bile. Ve bu müzik çalar kafasının içinde bir yerde attığı her adımda, verdiği her kararda, her gülücüğünde, her damlasında gözlerinin, her… her bir şeyde her an çalar, her an canlanır bu notalar zihnin derinliklerinde. Sevgiliyle birlikte olduğunda romantik, o seni terk edince arabesk, hayallerine kavuşunca “We are the champions” duyanlar çoğunlukta, festival havasında günler geçirirken de rock melodileri yankılanır o gizlice izleyen DJ’in enstrümanlarından; ağır çekimde derinlere batan az “My heart will go on” duymadım da değil. Bazen bu müzik yerini sessizliğe bırakır kulaklarını sağır edercesine. Kimi zaman bitmeyen şarkı çalsın istenir, bitmesi hiç istenmeyen anlar vardır ya… Bazen de bir marş yükselmeye başlar duygusal ve hiddetli yüreklerden; bu pek olmaz belki. Ama muhakkak her ruh hâline göre kişinin ayrı bir fon müziği vardır zihin dünyasında. Benim de vardı bir tane. Fark ettiniz değil mi? Bir tane. Sadece bir. İşte o derece sefildi hayatım Yiğit’le karşılaşana dek. Tek bir ruh hâlim vardı ve fon müziğim saydıklarımdan hiçbiri değildi. O zamana kadar tek bir psikolojiyle günlerimin geçtiğini bir düşünsenize.
          Bukleleri omuzlarıma dökülen dalgalı saçlarım vardı, kasları pek az kımıldayan yanaklarımı görünmez yapan aylarca hesap sorulmamış sakallarım, zorlukla açık tutabildiğim fersiz gözlerim nicedir ayna görmediğinden daha fazla betimleyemediğim vücudumun diğer tüm bakımsız edevatlarını da siz tahmin edin; hayal edin. Ve bu bedenin neleri başarabilecekken nasıl da böylesine umutsuz bir hayatı yaşamaya mahkûm edildiğini. Şimdi şöyle bir olanları hatırlayınca tüm organellerime yaşattıklarımdan dolayı özür dileyesim var…
               Yiğit’den özür dileyesim var.
          Güneş tüm zararlı ışınlarını bana yönlendirmişçesine yakarken bedenimi, uyuştururken zihnimi ki bunun nedeni içtiğim birkaç hap da olabilir; o fersiz gözlerimle aramaya çalıştığım sadece bir seraptı, bir aldatmaca, kendimi kandırma, günü geçiştirecek bir şeydi bir ağustos öğleninde. Uyumayı denedim, hem de haftalarca. Duyu organları işsiz olsa dahi gündüz vakti yakıcı güneş, kestirmek için ayrılan zamanı işkence vaktine dönüştürmekle kalmamış, ormanların ültraviyole dışında tehlikeler de içerdiğini öğretmişti bana. Ne sanıyor muşum ki, bir tek insanların mı başıboş olduğunu? Birçoklarının can dostu o dört ayaklı serseriler en sevdiğim ayakkabılarıma etmişlerdi. Ben de daha fazla edilmeden tabiî ki terk edecektim ağaç kardeşliğini. O gün de arıyordum serabımı umarsızca, o gününü bilmediğim ağustos gündüzünde, biliyordum, elbet bulacaktım zayıf düşmüş bünyemin günlük ihtiyacının belki yarısını karşılayıp onu susturacak kadar bozukluk; şanslıysam birkaç tane, sokaklarda, mazgallarda, su birikintilerinde. Düşürdüğünü fark etmeyecek veya eğilip almaya üşenecek ya da fazlalıktan taşıran ceplere sahip cakaperestlerin yaşadığı bir kentti burası. Bilmek istiyorsanız söyleyeyim, arka planımda Beethoven’ın 5. Senfonisi yankılanıyordu her zamanki gibi, ölüm senfonisi; ölüm karşısında insanın kaderi.
          Ve işte tam buldum diyordum, hayal puslarına bakmadığımı kanıtlamak için gümüşi bir madene uzanıyordum, harçlığım çıkıyordu, lakin biri daha önce davranmıştı. Şaşırmıştım ki bu az olurdu, kuruş uçup gitmişti, ama şaşkınlığım ona değil pirüpak ellereydi. O anda uzun zamandır zorlanmayan aklımda geçmişle şimdi arasında veri alışverişleri gerçekleşti. Bu benimkine kıyasla hayli bakımlı ve uzun parmaklı eller bir zamanlar güçlü yumruklar sallayan kavgacı Yiğit’in değil miydi? O gün uyandığımda hayatımı bu tanıdık ellerin değiştireceğini söyleseler bunu söyleyene ‘alenen küçük düşürme’den dava açardım. Bugün beni bu epey yüksek binanın üzerine getiren olanlar zinciri o anda başlamıştı. Ama hayır, daha geriye, ben daha öncesini anlatayım.
          Diplomalı işsizler partisinden kurtulmamı sağlayan biyofizik çalışmamı umut vaat edici bulan fantastik bir bilim merkezine davet edilişimi, bir fizik mühendisi olarak sonunda hayallerime ulaşmada bir basamak olması ümidiyle düşünmeden kabul etmiş ve sabır, azim, beceri, irade, aşk, kumpas gibi sergüzeştlerle dolu günlerimin başlangıcını imzalamıştım; yazılmış kaderin çizgilerden ibaret olduğuna inanarak. İnanıyordum, bir buluş üretmeme yardım edecekti erken okul dönemimden beri neden övüldüğünü merak ettiğim beynim; neticede pek çok insan zihninden çarpmayı bilir, benim tek farkım bunu ilk yaptığımda üç yaşında olmamdı. Merak etmeyin, bütün yaşlarımdaki ilklerimi anlatmayacağım, yalnızca dönüm noktaları; beni olanlar zincirine sürükleyen etmenler…
          İlettiğim rapora ve ihtiyaçlara göre düzenlenmiş odam ilk günden tahsis edilmiş ve “Hadi, şimdi sıra sende.” üslubuyla, üzerinde ‘tehlikeli’, ‘kırılabilir’ türünden uyarılar bulunan fizik ekipmanlarıyla dolu bir laboratuvar üssünde çalışmaya bırakılmıştım. Gayretliydim, işsizliğin sonunda tarafımdan mağlup edilişinden mi yoksa büyük bir hayali gerçekleştiriyor olmamdan mıydı hatırlamıyorum, muhtemelen ikisinin de fazlasıydı.
          Bilim merkezi kocaman bir alana yayılmıştı ve şöyle bir dışardan bakınca topluma ayak uyduramamış bireylerin toplandığı bir gözetleme şovunu andırıyordu; bir avuç ilim insanının sıra dışı yaşam öyküleri tadında. Bu irili ufaklı ilim uzmanlarının hepsi birbirinden yardım alarak çalışmalarında ilerleme kaydederlerken bir ben yalnızları oynuyordum. Benim çalışmam daha önce denenmemiş olmasının ötesinde tehlikeliydi de. Birkaç satırdır neyi yapmadığımı fark ettim biliyor musunuz? Üzerinde çabaladığım buluştan size bahsetmediğimi. Eğer planladığım gibi giderse insan gözünün uzun mesafeleri net görebilmesini mümkün kılabileceğim bir tasarı, akbabalardan bile daha uzağı; on bin metrenin üzerinde bir görüş... Evet, ben bir fizikçiyim, ama şunu hatırlatmakta fayda var ki tüm ilim ve irfan dalları birbirlerinden ilham alır, destek alır. Bunlardan mahrum kalırsa sonucun başarısız olması kaçınılmaz. Bunu asistanıma da anlatmıştım.
          Tek başına çalışmak yaşadığım hayat boyunca zaten bir parçamdı, tıpkı kendime katlanmak ve kendi kahrımı yalnız üstlenmek zorunda kaldığım gibi. Uzak görüş projemdeki kobay bile bizzat bendim. Kabul etmeliyim ki patronlarım haklıydı, kimsenin fotoreseptör nakli gibi bir çılgınlığa razı gelmemesi beklenen bir gelişmeydi. Zaten istatistiklere göre vahşet içerikli filmlerde izleyicilerin en çok çekindiği sahneler de gözlerin katliamıyla dolu olanlarmış. Yoğunlaştırılmış görüntü hücresi denemelerimi zavallı maymunlardan sonra bir insan üzerinde gerçekleştirmeliydim, sonuç olarak üç maymunu oynayanlardan ‘görmedim’ diyenin derdine derman olduğumu kanıtlamıştım. Gerçi ‘Denek 2’nin kilometrelerce ötede ne görüp de tesisten kaçtığını da hâlâ bilmiyorum. Davranış biçimini incelediğimde bilmemeye karar vermiştim. Kim bilir, belki bir gün, üzerimde gerçekleştirdiğim deney başarılı olduğunda, radarıma takılır demiştim, diğer tüm yakından göremediklerim gibi.
         İnsanın kendi üzerinde ameliyat yapmasının ne kadar güç olduğunu tahmin edersiniz, hele bir de gözlerinin üzerinde, sonuçta görme işini halleden organlar çalışıyor olmayacak. Bu nedenle patronlarıma bir asistana ihtiyacım olduğunu söylemiştim. Bana bir seçme duyurusu yapacaklarından bahsetmişlerdi ve o gün orada bulunmam istenmişti. O güne kadar pek az da olsa ne kadar insan tanımışsam hepsine verdiğim yegâne tavsiyem şuydu: “Birini ilk karşılaşmanızda tanıyamıyorsanız onunla bir daha görüşmeyin.” Cidden görüşmeyin, neyle karşılaşacağınızı, gediğin nerden açıldığını göremezsiniz. Her zamanki gibi bu felsefeyle bulundum seçmelerde, fakat hayatımda önemli bir yer işgal eden bir (1) rakamı yine yeni bir yer ayırmıştı yaşamımın değerli bir periyodundan. ‘Bir başıma ben’ ilkesiyle süregelen yılların esprisi seçmelere sadece bir kişinin katılmasıyla hiç de komik gelmemeye başlamıştı, başka bir ilkemi ciddi bir şekilde zedelemeye çalışmasıyla. Ancak bu zedelenme çok sonra göründü bana, nerden geldiğini göremedim.
          Bu tek aday, şirin bir yüz ve kumral saçlar kasvetinin altında araştırmaya ve yeniliklere açık, çalışkan bir kişilik envanteri bulunduruyordu. Gencecik yüzünde masum bir iştah vardı öğrenmeye karşı, bunu sezebiliyordum o dişi gözlerinde. Kısa zamanda kartal, akbaba gibi türleri gözlem altında tutarak bu hayvanların uzun mesafeli görüşle kazandıkları avantaj ve dezavantajları hallice etüt etmiş, bunların insan bünyesinde bulacakları muhtemel karşılıkları üzerinde gelişmeler kaydetmişti. Sanki bu buluşa benden daha çok ihtiyacı varmış gibiydi. Ben de sanki artık buna ihtiyacım yokmuş gibiydim. O kadar kabiliyetli, o kadar istekliydi ki. O kadar güzeldi ki...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder